Aklımın Akışı – Sayı 16 – Black Friday ve Ikhet

Aklımın Akışı

Herkese merhaba.

Aklımın Akışı bülteninin 16. sayısında sizlerle birlikte olmaktan mutluyum. Bu hafta size Black Friday’in bilinmeyen geçmişinden, Ikhet’ten, iPhone’dan, Dream Theater’dan, Algernon’a Çiçeklerden ve daha bir sürü şeyden bahsedeceğim.

Buyrun okumaya.

Anlatacaklarım

Kara Cuma, Neden Kara? Black Friday’ın Tarihi

Bizim memlekette de sıklıkla kullanılan bir indirim dönemi, Black Friday, direkt Türkçe çevirisiyle Kara Cuma.

Sonradan toplumun bazı kesimlerinden gelen bazı tepkilerle ismi Muhteşem Cuma, Muhteşem Kasım gibi farklı şekillere bürünse de, dünya üzerinde yaşayan insanların %90’ı bu çılgın indirim dönemini Kara Cuma olarak biliyor.

Aslında, Black Friday sabit bir gün değil. ABD ve Kanada’da Thankgiving (Şükran Günü)‘nün ardından başlayan bir alışveriş alışkanlığı.

Detaya inmeden önce, Thanksgiving, yani Şükran Günü nedir ondan bahsetmeli.

Thanksgiving, ABD ve Kanada’da, o yılın nadasına, önceki dönemlerin mahsüllerine ve verilen tüm nimetlere şükretmek için kutlanan bir ulusal bayram. Her yılın Kasım ayının 4. Perşembesi kutlanıyor. Yani aslında iki gün önce Perşembe, 24 Kasım 2022, ABD’de Şükran Günüydü. 

Twitter’da yabancı traderları veya kişileri takip ediyorsanız, herkes ailecek toplanıp, Şükran Günü nedeniyle hazırladıkları yemekleri paylaştı.

Black Friday ise hemen Thanksgiving’in ardından gelen Cuma günü olarak belirleniyor. Yani aslında dün, Black Friday idi.Yukarıda bahsettiğim tarih tanımına göre (her ayın 4. Perşembesi), hem Şükran Günü hem de Kara Cuma her yıl farklı takvim gününde kutlanıyor.

Peki Black Friday ismi nereden geliyor? Aslında bu günün herhangi bir ticari tanımı, alışverişi çağrıştıran bir geçmişi yok. 1950’lerde, her Şükran Günü Perşembesinden sonraki Cuma, ABD’de çoğu işçi “yalandan hasta” oluyormuş.

Amaçları, Şükran Gününün tatilinden sonraki Cuma gününü de bağlayıp, kendilerine Perşembe-Cuma-Cumartesi-Pazar şeklinde 4 günlük tatil yaratmakmış.

Bu yüzden, fabrika sahipleri, patronlar bu Şükran Günü sonrası Cuma’ya Black Friday demeye başlamışlar. Çünkü o gün çalıştıracak işçi bulamıyorlarmış.

Sonrasında, Philadelphia’lı polisler, Şükran Günü dolayısıyla herkesin akrabalarını ziyarete gitmek ve tek bir evde toplaşmak için trafiğe çıkmalarından ve geri evlerine dönmelerinden dolayı oluşan yoğunluğu anlatmak için Black Friday kelimesini kullanmaya başlamışlar. Çünkü Şükran Günü sonrası Cuma, trafik yoğunluğunu yönetebilmek için 12 saatlik mesaiye kalmaları gerekiyormuş.

Bu Black Friday kullanımı o kadar yaygınlaşmış ki, bir kaç akıllı perakendeci bu dönemi çılgın indirimlerin uygulandığı bir alışveriş festivaline çevirmiş ve her şey 3-5 sene içerisinde gelişmiş. Tüm perakendeciler bu festivale katılmış ve artık Black Friday, ABD’nin en çok alışveriş yapılan dönemlerinden biri haline gelmiş.

İşte, Black Friday, Black Friday dediğimiz mevzunun detayı.

Ikhet – İhtişamlı Işık

İnternette dolaşırken, şu ana kadar çekilmiş en güzel piramit fotoğraflarından birine denk geldim. Piramitlere özel ilgim olduğundan, bu fotoğrafı kaydettim, sonra sizinle de paylaşmak istedim.

Evet, fotoğrafın üzerinde biraz oynanmış, ancak piramitler dışındaki yerel öğelerin de (yollar, yerleşim yerleri, otopark, bina) fotoğrafa dahil olması, piramitlerin ihtişamının harika bir açıdan yakalanmış olması çok hoşuma gitti.

Piramitlerin devasa büyüklükteki taşları güneş ışığını çok yüksek bir parlaklıkla yansıttığı için, o dönemde yaşayan Mısır halkı, Piramitlere Ikhet ismini vermiş, yani İhtişamlı Işık.

Bu piramitler esasen güneşin ışıklarını ihtişamlı bir şekilde yeryüzüne yansıtabilmesi için bu şekilde köşeli yapılmış.

İnanışa göre, yeryüzüne yansıyan bu güneş ışınları, Firavunların ruhlarını gökyüzündeki tanrılara, özellikle Güneş Tanrısı RA’ya ulaştıracak ve Firavunların ruhları huzur içerisinde sonsuza kadar dinlenecekti.

Bu ihtişamlı ışıklı devasa yapılar, bildiğiniz gibi aslında birer mezar.

Her biri o zamanların firavunlarının gömüldüğü kabirler.

Yüzyıllardır depremlere, fırtınalara, insanların tahrip edici etkisine karşı inatla ayakta kalan bu Piramitler, en büyük darbeyi 14. YY’da yaşanan yoğun depremlerden yemiş.

Bu depremler sırasında Piramitlerin taşlarının bir kısmı düşmüş, Piramitler eksilmiş.

İlk yapıldığındaki kusursuz simetri, kusursuz işçilik yara almış.

Ancak Piramitler hala çok büyük bir ihtişam barındırıyorlar.

İnternette yanlış bilgi olarak, Piramitlerin o dönemki Firavunların köleleri ve tutsakları tarafından yapıldığı dolaşıyor. Ancak aslında Piramitler, o dönemin “işçi sınıfı” diyebileceğimiz ücretli inşaat işçileri tarafından yapılmış.

Piramitlere ilginiz varsa, Netflix’te son zamanlarda yayınlanan güzel bir belgesel olan Sakkara’nın Sırları belgeselini öneririm. Eğer Piramitler ilgimi çekmiyor diyorsanız, bir yerden başlamanızı öneririm.

100 Adedin 14’üyle, 100 Liranın 80 Lirasını Kazanmak

Bir ayakkabı firması yaratmak kolaydır ama her firma NIKE olamıyor. Bir şirket kurmak kolaydır ama her firma bir KOÇ olamıyor. Bir akıllı telefon firması yaratmak kolaydır ama her firma APPLE olamıyor.

Şu yukarıdaki grafiğe iyice bakmanızı rica ediyorum.

Bu grafik, cep telefonu firmalarının adet olarak, ciro olarak ve karlılık olarak pazar paylarını gösteriyor.

İlk pastada “satılan adet” bazında baktığımızda APPLE’ın payı %14. Yani her satılan 100 telefonun sadece 14’ü Apple’a ait. Bir sonraki pasta “toplam ciroyu” gösteriyor. Apple’ın payı %42. Yani her satılan 100 liralık telefonun 42 lirası Apple’a ait.

Piyasadaki telefonların %14’ünü satıp, toplam cironun %44’ünü almak, Apple marka telefonların fiyatlarının ortalamadan daha yukarıda olduğunu gösteriyor.

Yani Apple, telefonlarını ortalamanın çok üstünde fiyatla satabiliyor.

Ancak asıl mevzu karlılık pastasında. Gördüğünüz gibi, Apple’ın karlılık pastasındaki payı %80. Yani, bu sektörde yaratılan her 100 liralık KAR tutarının %80’ini APPLE alıyor.

Tüm telefonların sadece %14’ünü satıp, kazanılan kemiksiz paranın %80’ini almak. Çok büyük bir başarı değil mi? Apple’ı bu başarıya götüren şey nedir?

Size “Apple böyle, Apple şöyle” geyiği yapmayacağım, yeterince Apple güzellemesi okumuşsunuzdur zaten uzun bir süredir. Ancak matematiksel olarak da kanıtlanan bu başarının nedenlerini bir düşünün.

Apple nerede farklılaşıyor, neyi farklı yapıyor, neden rakipleriyle arasında böyle devasa bir karlılık var?

Cevabı basit: Apple, sattığı telefonların fiyatlarını rekabetten bağımsız olarak, rakiplerinin fiyatlamasından bağımsız olarak, kendi koyabiliyor.

“Benim telefonumun fiyatı budur” diyebiliyor.

Ve müşterileri de yeni telefonlar çıkar çıkmaz sıraya giriyor, fiyatı sorgulayan müşteriler diğer markalara göre Apple’da daha az.

İnsanlar fiyattan bağımsız olarak, bir Apple telefonuna sahip olmak istiyor.

Kimisi seviyor, kimisi prestij olarak görüyor, kimisi iş için alıyor, kimisi alışmış. Hayatta böyle bir marka yaratmak her ölümlünün tadabileceği bir şey değil.

Bizim de hem kendi kişisel markamızı, hem de varsa kendi kurumsal markamızı yaratırken Apple’dan bir şeyler öğrenmemiz şart.

İnsanlara, elde ettikleri için övünebilecekleri bir “değer” sunmalıyız.

Nasıl? Bu hafta bunu düşünelim.

Okuduklarım

Algernon’a Çiçekler – Daniel Keyes

O kadar yoğun, teknik, ağır kitaptan sonra, böyle kafa rahatlatıcı, okuması kolay ve zevkli bir kitap okumayı özlemişim gerçekten. İyi geldi.

Takip edenler bilir, uzun bir süredir bol not tutabildiğim, beni geliştiren, yeni şeyler öğreten ancak okuması yorucu kitaplardan gidiyordum.

En son geçen hafta bitirdiğim “Yaratıcılığı Kim Öldürdü?” kitabından neredeyse 15 sayfa not tuttum. Bitirene kadar beynim yandı, ancak çok şey öğrendim.

Bu beyin yoğunluğundan sonra, Algernon’a Çiçekler kitabı resmen beni dinlendirdi. Evet, kitaptan çok not alamadım, genel kültürümü arttıramadım, yeni şeyler öğrenme konusunda kitap bana çok yardımcı olmadı ancak bazen de biraz beyni rölantiye almak iyidir.

Sonuçta okuması kolay, kurgusu başarılı, hikayesi ilgi çekici bir roman bitirmiş oldum.

Önerir miyim? Öneririm. Güzel bir kitap.

Kitaptan not aldığım iki güzel kısa bölümü sizlerle paylaşmak isterim:

“Bilimde hiçkimse hiçbir zaman yeni bir şey başlatmıyor. Herkes çalışmasını diğerlerinin hatası üzerine inşa ediyor. Bilimde gerçekten orijinal olan hiçbir şey yoktur. Önemli olan, her bir bilim adamının eldeki bilginin toplamına yaptığı katkıdır. Kimse projenin faydalı bir şeyle sonuçlanacağını önceden bilemez. Sonuçlar genellikle olumsuz olur. Biz araştırmalarımızda neyin olduğunu değil, neyin olmadığını öğreniriz. Ve bu da olayı bu noktada devralan kişiye olumlu bir keşif yapmış kadar yararlı olur. En azından ne yapmaması gerektiğini öğrenmiştir. ”

“Ama onu suçlamıyorum. Çünkü benim kim olduğumu anlama çabalarımın ve varlığımın tüm anlamının, sadece geçmişimle değil, geleceğimle ilgili olasılıkları ve sadece nereden geldiğimi değil, nereye gittiğimi de bilmekten geçtiğini bir türlü anlamıyor. Labirentin sonunda ölüm olduğunu bilmemize rağmen, şimdi beni ben yapan yolun, labirentte tutturduğum o yol olduğunu görüyorum. Ben bir nesne değil, pek çok var olma şeklin arasında seçtiğim bir var olma şekliyim ve hangi yolları takip ettiğimi ve hangilerini bıraktığımı bilmek, benim ne olmakta olduğumu anlamama yardımcı olacak.”

Dinlediklerim

Dream Theater – Images and Words

Bu albümün 1992 yılında çıktığına inanamıyorum.

Dream Theater, çok fazla “hayranı” olduğum bir grup değil. Evet, severim, Metal’e getirmiş olduğu farklılıklar, Progressive Metal’i taşıdığı yeni seviye, müziğe kattıkları harikadır, ancak grupla aramda bir “hayran” ilişkisi hiçbir zaman olmadı.

Ara ara dinlemekten zevk aldığım albümlere ve şarkılara sahip, dönüp dolaşıp bir albüm döndürdüğüm hoş bir grup.

Ancak Images And Words ve ardından çıkan Metropolis Part 2: Scenes From a Memory albümü benim için “olmazsa olmaz” albümlerdendir.

Bu bültende size Images and Words albümünden iki şarkı önereceğim.Metal’e ön yargınız varsa bile, “bu müzik tarzı bana göre değil” deseniz bile dinleyiniz:

İzlediklerim

1900’lerin Başı – San Francisco

Boş zamanlarımda yapmayı çok sevdiğim bir başka aktivite, geçmişte kaydedilmiş ve şu anki dünyadan çok daha farklı bir dünyayı bana anlatan video kayıtlarını izlemek.

İnsanların yüz ifadeleri, o dönemlerde kullanılan eskimiş teknolojiler, ulaşım yöntemleri, günlük şehiriçi hayatların akışı, kameraya takılan ilginç detaylar.

Bana çok zevk veriyor.

Geçen hafta, 1900’lerin başında San Francisco’da bir at arabasından çekilmiş eski bir video ile karşılaştım. Günümüz teknolojisiyle yenilenmiş. İzlerken çok keyif aldım. Belki ilginizi çeker. İzlerken mutlaka ara ara durdurup çevreyi, insanları, dükkanları, günlük şehiriçi hayatın akışını incelemenizi öneririm.

Bir Alıntı

“Ahlak, çıkar hesabını dışarıda bıraktığımızda kalan şeydir” Emmanuel Kant

Borsanın İzinden Tarafındaki Gelişmeler

Bu hafta işin biraz kolayına kaçtım ve yazıyı Marty Zweig’e yazdırdım 🙂

Kendisi pek az bilinen bir yatırımcı ve bir trader.

Son zamanlarda kendisinin 17 Trading kuralı yabancı Twitter traderları arasında bolca paylaşılmaya başlandı. Ben de bu fırsattan istifade, bu 17 kuralı Türkçeye çevirdim.

Benim ekolü takip edenler, yazdıklarımı okuyanlar bu kuralların çoğuyla aşina ancak yine de yeni katılan arkadaşlar için iyi bir yol gösterici olacağını düşünüyorum.

Marty Zweig’in 17 Trading Kuralı yazısını okumak için tıklayın:

Martin Zweig’in 17 Trading Kuralı
Bülten bitti. Sonraki hafta görüşmek üzere.
Print Friendly, PDF & Email
Yazılarımı Aşağıdaki Butonları Kullanarak Arkadaşlarınızla Paylaşabilirsiniz:

Yazar: Borsanın İzinden

Diğer Yazıları

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir