Aklımın Akışı – Sayı 15 – Yanıltıcı Gerçeklik Etkisi

Aklımın Akışı
Dostlarım,

Aklımın Akışı bülteninin 15. sayısını sizlerle buluşturmaktan mutluluk duyuyorum. Ara ara teklesek de, 15. sayı yine dolu dolu oldu.

Okuduğum kitapları, dinlediğim müzikleri, izlediğim programları, aklıma takılan mevzuları anlattım.

Bu macerada bana eşlik ettiğiniz için ve her hafta kesintisiz olumlu geri bildirimlerinizi ulaştırdığınız için minnettarım.

İyi okumalar dilerim.

Bir Öneri: Bildiğiniz gibi, her hafta bültene bir de Müzik bölümü ekliyorum, eğer daha keyifli bir okuma olsun isterseniz, önce Müzik bölümünü okuyup, önerdiğim şarkıları arka planda açarak bülteni okuyabilirsiniz.

Anlatacaklarım

Illusory Truth Effect

Size bu hafta Illusory Truth Effect, yani Yanıltıcı Gerçeklik Etkisini anlatacağım.

Illusory Truth Effect, kabaca şunu diyor: aslında gerçek olmayan ancak gerçekmiş gibi anlatılan bir şey ne kadar fazla tekrarlanırsa, insanlar o şeyin aslında gerçek olduğuna o kadar fazla inanır.

Biz insanların neredeyse %85’i sosyal medyada veya ikili ilişkilerinde bu tuzağa düşüyor.

Yanıltıcı Gerçeklik Etkisi, sadece gündelik yaşamlarımızda sıklıkla düştüğümüz bir tuzak değil, devasa ülkelerin, büyük rejimlerin, zalim diktatörlerin de halkları daha kolay yönetebilmek için sıklıkla kullandığı bir araç.

Nazi Almanyasının Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’in aşağıdaki cümlesine mutlaka aşinasınızdır (ki bu cümlenin aslında Joseph Goebbels’e ait olduğuna dair hiçbir kanıt bulunmuyor, ancak o kadar çok tekrarlandı ki, bu cümlenin artık Goebbels’e ait olduğuna inanıldı. İlginç ve ironiktir ki, bu da aslında bir nevi Illusory Truth Effect)

“Yeterince büyük bir yalan söylerseniz ve bu yalanı sürekli tekrar ederseniz insanlar sonunda buna inanmaya başlayacaktır”

Bu cümle aslında Illusory Truth Effect’i en iyi anlatan cümlelerden biri ve Naziler, Almanya’da iktidarda kaldıkları dönemde bu tekniği çok fazla kullandılar, çok da başarılı oldular.

Buna başka bir adlandırmayla Büyük Yalan Tekniği de deniyor.

Büyük Yalan Tekniği, Nazilerin halkı Yahudilere karşı kıştırmak için ve yaptıkları soykırımı haklı çıkartmak için sıklıkla kullandığı bir teknik oldu. Halka “Yahudilerin Almanyanın düşmanı olduğu ve Almanlara karşı bir imha savaşı başlatacakları” anlatıldı.

Bu büyük operasyonun arkasında İngiltere, Rusya ve ABD olduğu, bu dış güçlerin güçlü bir Almanya istemedikleri pompalandı. Bu yalan o kadar çok tekrar edildi ki, Alman halkı gerçekten de ülkenin çok büyük bir tehditle karşı karşıya olduğuna inandı ve Nazilere destek vermeye devam etti.

Aşağıda, Illusory Truth Effect’in denendiği bir testin sonuçlarını göreceksiniz. Yan yana çeşitli YALANLAR var. Her bir yalan önce bir kere söyleniyor ve deneyin yapıldığı gruptaki insanların bu yalana inanıp inanmadığı ölçülüyor (siyah renkler).

Sonra, aynı yalan 5 kere daha tekrar ediliyor ve gruptakilerin bu yalana inanıp inanmadıkları tekrar araştırılıyor (gri renkler).

Gördüğünüz gibi, yalanlar doğruymuş gibi tekrarlandıkça, insanların bu yalana doğruymuş gibi inanma oranları artıyor.

Yalanlardan bazıları: fillerin çitalardan daha hızlı olduğu, son Amerika seçimlerinde sadece 452 kişinin oy kullandığı, Apple’ın ABD’deki tüm gayrimenkullerin %75’ine sahip olduğu vs.
Ek bir bilgi vereyim, belki tanıdık gelir:

CIA tarafından Adolf Hitler’in psikolojik profilini oluşturma işiyle görevlendirilen Walter Langer’e göre, Hitler’in sıklıkla kullandığı diğer taktikler şöyle:

Halkın sakinleşmesine asla izin vermez, bir hatayı veya yanlışı asla kabul etmez, düşmanda bir miktar bile iyilik olabileceğini asla kabul etmez, alternatifler için asla yer bırakmaz, asla suçu kabul etmez, her seferinde bir düşmana konsantre olur ve yanlış giden her şey için onu suçlar, insanlar büyük bir yalana küçük olandan daha çabuk inanırlar ve yeterince sık tekrarlarsanız, insanlar er ya da geç buna inanır.

Peoples Go, Memories Remain

Yukarıdaki çalışma Diego Salac isimli bir çizere ait.

İlginçtir, internet üzerinde kendisiyle ilgili çok fazla bilgiye rastlamadım ancak bu çizimi Twitter’dan şu an hatırlamadığım bir hesap paylaşmış.

İlk başta, timeline’da aşağı doğru gezerken, standart bir göz resmi olarak algılayıp devam ettim, ancak sonradan tekrar kontrol etmek istedim ve detayı o an fark ettim.

Siz de muhtemelen ilk baktığınızda o kırmızıları göz damarları olarak göreceksiniz ancak her birinde geçmişte kaydettiğiniz anılar, sohbet ettiğiniz kişiler, ayrıldığınız sevgilileriniz, kavga ettiğiniz aileniz, kutladığınız başarılar var.

Yani, anılarınız var.

Resmin ismi de buradan gelme, çizer resme İnsanlar Gider, Anılar Kalır ismini koymuş. Bana çok anlamlı geldi, sizle paylaşmak istedim.

Çift Kalıp Ayakkabının Tarihi

Resme dikkatlice bakın, bir şey dikkatinizi çekti mi?

Muhtemelen başlıktan dolayı ilk önce kızın ve erkeğin ayakkabılarına baktınız. Eğer yeterince uzun süre bakarsanız, fark edeceksiniz ki ayakkabılar “ters” giydirilmiş, çünkü ayağın şekliyle ayakkabıların şeklinde bir uyumsuzluk, bir “uymazlık” var.

Ancak, aslında ayakkabılar ters giydirilmemiş, çünkü resmin yapıldığı tarihte “ayakkabıların ters giydirilmesi” mümkün değil.

Bu ne demek?

Ayakkabıların sağ ayak için ayrı kalıpla, sol ayak için ayrı kalıpla üretilmeye başlanılması ilk defa 1818 yılında Amerika – Philadelphia’da gerçekleşmiş. Yani 1818 yılından önce her iki ayak için de ayakkabı tek bir kalıptan üretiliyormuş.

Sağ ayağın ve sol ayağın ergonomisi, fizyolojisi, şekli ve eğimi dikkate alınmıyormuş.

Yüzyıllar boyunca insanlar ayakkabıları böyle tek kalıptan giymiş.

1818’den önceyi yansıtan tüm resimlerde bu detayı görebilirsiniz.

Okuduklarım

Yaratıcılığı Kim Öldürdü – Andrew Grant / Gaia Grant

Sonunda bitirebildim.

Hem teknik konuları barındırması, hem yoğun bir dille yazılması, hem çevirinin bir türlü “akmaması” hem de uzun bir kitap olması dolayısıyla bu kitabı bitirmekte zorlandım.

Ancak okuduğuma çok memnun olduğum bir kitap oldu.

Sanırım son zamanlarda hiçbir kitapta bu kadar çok not almamıştım.

Yaratıcılığa, hayata ve üretime dair fikirlerim değişti, gelişti.

Notlarımın bir kısmını geçen hafta paylaşmıştım. Bu hafta da bu kitaptan bir kaç alıntı paylaşmak istiyorum

-Başarının anahtarı başarısızlığın açıklamasında gizlidir. Başarısız olduğunuzda eğer “suç bende, yapamadım, yapamayacağım, bir türlü beceremiyorum, yaptığım her şeyi batırıyorum” derseniz bir daha başarısız olursunuz. Eğer “yapacak bir şey yok, şartlar bunu gerektirdi, bu kötü his yakında geçecek ve tekrar deneyeceğim, pozitif tarafta kalabilmem için çok fazla sebep var” derseniz bir daha dener ve sonunda başarılı olursunuz.

-Yaratıcılık sürekli olarak ayırmak ve bağlamak demektir. Yaratıcı fikirler çoğu zaman ilk bakışta ilgisiz görünen fikirleri bir araya getirmekten, iki durum arasındaki alakasız gibi görünen gizil bağlantıyı bulmaktan çıkar. 

Çok fazla iyimserler, tehlikeleri kolay tespit edemezler, çok fazla özgürlük anarşiye yol açar, çok fazla bağımsızlık ortak inovasyona zarar verir, çok fazla esneklik disiplinli büyümek için gereken yapıyı bozar. Hayattaki bir çok şeyde olduğu gibi, sınırları çizmeli ve yapıcı yaratıcı gelişimin yol haritasını net bir şekilde ortaya koymalıyız.

Algernon’a Çiçekler – Daniel Keyes

Resmi kendim çektim, biraz amatör oldu ama Alsancak Vapur İskelesinde vapur beklerken çekeyim dedim, idare edin :)Yeni okumaya başladığım kitap bu. Yaratıcılığı Kim Öldürdü gibi ağır ve teknik bir kitaptan, kolay okunan ve ilgi çekici bir bilimkurgu kitabına geçiş benim için kızgın kumlardan serin sulara geçiş gibi oldu.

Kafayı ara ara bu tarz güzel ve kolay kitaplarla resetlemek gerekiyor, ancak bu tarz kitaplardan da öğrenecek, alıntılanacak, köşeye koyulacak, ileride kullanılacak çok az bilgi çıkıyor.

Bu kitap muhtemelen haftaya biter ve hep beraber bakarız ne kadar alıntı aldık, ne kadar not tuttuk kitapla ilgili.

Dinlediklerim

Yeni Başlayanlar İçin Hard Rock – Heayv Metal

Daha önce sanırım Twitter’da da bahsettim, Metal içine girmesi zor bir müzik türü. Çünkü pek kulak dostu değil. Hızlı bir şekilde adapte olup, birden eşlik edebileceğiniz, gün içinde dinlemeye başlayabileceğiniz bir müzik türü değil. 

Öyle bir iddiası da hiç olmadı.

Kendi türü içerisinde bu tarz “easy-listening” popülerliğine kayıp, MTV’lere, radyolara, televizyonlara çıkabilecek kolaylığa ulaşmak isteyenleri de dışladı. Glam Metal, Nu-Metal hep bunan dolayı Metal camiası tarafından dışlanmıştır. Çünkü metal, dinleyicisine göre, “seçkinlerin” müziğidir ve bu kadar kolay ulaşılabilir olmayı hak etmez.

Bu tarz değişimler bu müziğin derinliğini yok eder. 

Metallica da Black Album ile başlayan ve Load – ReLoad ile devam eden değişimden dolayı çok şiddetli bir şekilde dışlanmamış mıydı?

Bu arada, belirtmem gerekir ki, seçkinler derken, maddi bir seçkinlikten, sınıfsal bir seçkinlikten bahsetmiyorum. Kafa yapısı olaran, entelektüelite olarak, hayata bakış açısı olarak seçkinlerden, kalabalıklardan ayrılanlardan bahsediyorum. Metal müzik dinleyicisi kendini öyle görür, bu çoğunlukla da doğrudur. Ancak bu aynı zamanda bir “tutuculuk” yükler bu müziğin dinleyicilerine, bu da çok ayrı bir sohbet konusudur, belki ileride gireriz.

Devam edelim.

Hard Rock ve Heavy Metal en başından beri bir şeyler anlatmak için bu dünyadaydı, bu müzikler derdi olan ve bu derdi dinleyicilere aktarmak isteyen müzikler. Sözleriyle, kapak tasarımlarıyla, şarkı isimleriyle, hikayeleriyle hep bir duruşları vardır.

O yüzden eğer Hard Rock – Metal dinlemeye yanlış gruptan, yanlış bir albümle başlarsanız, daha en başından mevzudan uzaklaşırsınız. Başka hiçbir türde “doğru başlangıç”, bu tür kadar önemli değildir.

O yüzden, eğer “hard rock – heavy metal” türüne yumuşak bir başlangıç yapmak isterseniz, size bu hafta sevdiğim bir playlisti paylaşayım.Bu playlist ile, Hard Rock ve Metal türünün en yumuşak, kullanıcı dostu ama özünden de bir şey kaybetmemiş şarkılarına ulaşabilirsiniz. TIKLAYIN!

İzlediklerim

Herkesin bildiği bir Metallica efsanesi olan Fade to Black şarkısını tamamen akustik bir şekilde yorumlayan 40 Fingers grubunun YouTube videosunu aşağıya bırakayım. Bu hafta 4-5 tur döndürdüm, insan bu notaların yan yana bu ahenk ile nasıl bir araya getirilebildiğine hayret ediyor. Tek kelimeyle mükemmel.İyi izlemeler:

Bir Alıntı

Nerede aptal olacağını biliyorsan yeterince zekisindir – Thomas Stearns Eliot

Borsanın İzinden Tarafındaki Gelişmeler

Bu hafta Borsanın İzinden’de yoğun bir mesai geçirdim.

BLOG’umuza iki yeni yazı ekledim. İkisi de birbirinden güzel oldu. İçime sindi, çok okundu, çok paylaşıldı.

Birincisi, hayatımda da uygulamaya çalıştığım Stoik bakış açısının, Trading performansımı nasıl olumlu yönde etkilediğiyle alakalı. Sizlere de bu konuyu anlatmaya çalıştım.

İkinci yazı ise, işimden istifa edip tam zamanlı bir trader olarak ofisime geçmemle, Trading sistemimde yaptığım ufak bir değişiklikten bahsediyor.

İki yazıyı da okumanızı öneririm. Aşağıda alt alta bulabilirsiniz.
Stoik Felsefe ve Trading
Trading Sistemimde Ne Değişti? Neden (artık) Günlük Bakıyorum?
Bülten bitti. Teşekkürler. Sonraki hafta görüşmek üzere.
Print Friendly, PDF & Email
Yazılarımı Aşağıdaki Butonları Kullanarak Arkadaşlarınızla Paylaşabilirsiniz:

Yazar: Borsanın İzinden

Diğer Yazıları

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir