Aklımın Akışı – Sayı 13 – Karanlığın Mutluluğu

%title

Aklımın Akışı
Herkese merhaba. Ben İbrahim Babadağı. Borsanın İzinden‘in kurucusu.

Sizlere her hafta düzenli olarak göndermeyi planladığım “Aklımın Akışı” bülteninin onüçüncü sayısını okuyorsunuz.

Umarım bu bültenle hafta sonunuza keyifli bir kaç dakika ekleyebilirim. İyi okumalar dilerim.

Bir Öneri: Bildiğiniz gibi, her hafta bültene bir de Müzik bölümü ekliyorum, eğer daha keyifli bir okuma olsun isterseniz, önce Müzik bölümünü okuyup, önerdiğim şarkıları arka planda açarak bülteni okuyabilirsiniz.

Anlatacaklarım

Karanlığın Mutluluk Üzerindeki Etkisi

%title
İnsanlara karanlık hep tehlikeli gelmiştir. Özellikle ilkel çağda, mağara döneminde, insanlığın doğduğu geliştiği zamanlarda, ateşin bulunmadığı, gece ışığının olmadığı dönemlerde, insanlar karanlıktan çok daha fazla korkarlardı.

İnsanlar olarak gözlerimiz gece görmeye uygun değil, karanlıkta görüş yeteneğimiz çok zayıf, görme becerimiz düşük, eşyaları, insanları, olayları gözlemleyemiyor, olacağa önlem alamıyoruz. 

Karanlığı bu yüzden tehlikeli algılıyoruz çünkü karanlıkta ne olacağını, başımıza ne geleceğini bilmiyoruz.

Aydınlık öyle değil. Aydınlıkta her şeyi görebiliyor, olanı gözlemleyebiliyor, gerekirse önlem alabiliyoruz. O yüzden, aydınlık her zaman, atalarımızdan beri, karanlığa oranla çok daha güvenilir bizler için.

Şu adreste okuyabileceğiniz bir araştırmaya göre daha düşük zekalı insanlar, daha zeki insanlara göre, güneş ışığından daha fazla mutlu oluyor.

Bu belki zeki kişilerin hep tüm organlarının sınırlarına kadar kullanma isteğiyle doğru orantılıdır. 

Bir insan neden zeki olur? Çünkü beynini daha iyi kullanır, daha iyi görür, daha iyi dinler, daha iyi duyar. Karanlıkta gözlerimizin daha iyi görmeye çalışması normal, bu da zeki insanlara haz verecek bir şey.

Dolayısıyla, onu ve organlarını çalıştıran her şeye daha sempatik, daha mutlu bakıyor. 

Karanlık da bunlardan biri. Zamanınız varsa araştırmaya bir göz gezdirin, güzel bulgular var.

Bu Hayattan Geçip Gidiyoruz

%title
Dünya var olduğundan ve ilk insan dünya üzerinde yürümeye (emeklemeye) başladığından beri dünya tarihinde yaklaşık 108 milyar insan yaşamış.

108 milyar hikaye, 108 milyar ayrı hayat.

108 milyar deyince kolay oluyor, aslında rakamla yazsak şöyle oluyor: 108.000.000.000

Düşünebiliyor musunuz, şu an bu 108 milyar insandan yalnızca birisiniz. Dertleriniz, hikayeniz, mutluluğunuz 108 milyarda 1. Bu insanların kimisi kör kuyularda ölüme terk edildi, kimisi boğuldu, kimisi savaşta en ön sırada öldü, kimisi suya sabuna dokunmadan yaşadı gitti, kimisi evlendi, doğurduğu çocuk bilim insanı oldu, kimisi memur, kimisi gladyatör, kimisi ulema.

Düşünüldüğünde ne kadar büyük bir evrende, ne kadar büyük bir dünyada, ne kadar büyük bir geçmişte yaşadığımız akla hayale sığmıyor. Ancak bunu hep unutuyoruz.

Kendimizi bu dünyanın en özel insanı olarak görmek konusunda üstümüze yok.

Halbuki o 108 milyar insanın %99.9’u unutuldu, ismi dahi anılmıyor, kimdir, nedir, nerede yaşamıştır kimse bilmiyor.

Biz de bu %99.9’un içine gireceğiz.

İsmimiz, kahkahamız, hikayemiz, mutluluğumuz, hüznümüz, hepsi unutulacak.

Bütün dünya tarihinde yaklaşık 108 milyar insanın yaşadığı düşünülüyor şimdiye kadar. 108.000.000.000 insanın dertleri, sevinçleri, tüm o arzuları ve ihtirasları, pişmanlıkları, gözyaşları ve sevinç nidaları hepsi unutuldu.

Biz de unutulacağız.

Hani bir mezar taşında yazıyor ya: “ben de senin gibiydim, sen de benim gibi olacaksın”

Yine de hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayalım yaşamı. Maharet asıl bu. Öleceğini bile bile, ölmeyecekmiş gibi yaşamak.

Okuduklarım

Zülfü Livaneli – Kaplanın Sırtında

%title
Son zamanlarda hep kişisel gelişim, otobiyografi tarzı kitaplar okuduktan sonra, biraz daha kolay okunabilecek, roman tarzı bir kitap arayışındaydım. İlk çıktığında aldığım Kaplanın Sırtında kitabına başlamaya karar verdim.

Kitap Zülfü Livaneli’nin son kitabı.

Zülfü Livaneli’yi Serenad, Son Ada ve Kardeşimin Hikayesi kitaplarından tanıyorum. Dili yalın, sade, okuması kolay, kurgusu çözülebilir kitaplar yazdığını düşünüyorum. O yüzden Zülfü Livaneli’nin son kitabı bana bir “kaçış” gibi olacak diye düşündüm.

Ancak bu sefer de, Livaneli, “kolay okunabilir” kavramını abartmış 🙂 Kitap bir romandan ziyade kolay okunabilir kısa bir hikayenin uzatılmasından oluşmuş gibi.

Çokça konuşulan ve tartışılan II. Albülhamit’i kendi dilinden, padişahın bakış açısından anlatıyor. II. Abdülhamit’i onu eleştirenler gözünde normalleştiren, “bir de şu açıdan bakın” dedirten bir kitap.

Kitaptan aldığım çok fazla not yok ancak bana yeni bir şeyler öğretti ve o dönemi daha da derinlemesine araştırmam gerektiğini konusunda beni ikna etti.

Sanki o dönemleri hep kısa ve basmakalıp cümlelerle geçiştiriyoruz hayatımızda. Resmi ideloji gereği unutmamız gereken, hiç hatırlamamamız gereken dönemler olarak algılamışız. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti de sonuçta o dönemlerin, o zamanların yaşantısının bir sonucu. Olaylar hep birbiriyle ilintili. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’dan çok farklı, modern bir ulus devlet de olsa, kökleri o tarafta. O yüzden, o geçmişe biraz daha objektif bakmakta yarar var.

Kitaptan aldığım notları paylaşıyorum:

-Osmanlı’da “hanedan kanı yere dökülmez” şeklinde bir gelenek var. O yüzden, öldürülmesi kararlaştırılan hanedan mensupları genelde zehirlenir veya boğulur veya kansız bir ölüm yöntemi seçilirmiş. 

-İslam Halifeleri tabutla gömülmezdi. Kefenle gömülür, hatta kefeninin bir kısmı yırtılarak tenin toprağa teması sağlanırdı. 

-Vehm-i Hümayun: II. Abdülhamidin tahttan indirilip öldürüleceğine, sürgün edileceğine, işkence edileceğine dair düşüncelerinin tümü. Genelde II. Abdülhamit bu halet-i ruhiyede yaşamış ve dönemindeki baskılar, jurnalcilik ve sıkı yönetim bu halet-i ruhiyenin bir eseri. Fransız gazeteleri, II. Abdülhamidin bu paranoyasına Paranoia Imperiale diyor. Emperyal Paranoya. 

Dinlediklerim

Özlem Tekin – Kargalar

%title
Bilmiyorum katılır mısınız ama, Türk Rock tarihinde Özlem Tekin değeri bilinmemiş, hakkı verilmemiş başka kaç kişi vardır? 3’ü 5’i geçmez. Bu kadının neredeyse tüm müzik kariyeri karşıtlarla, gruplarla, lobilerle, müzik şirketleriyle mücadeleyle geçti, pes etmedi, her şeye rağmen 7 tane albüm çıkardı, bir sürü klip çekti, kendi tırnaklarıyla kendini kabul ettirdi, bir sürü hayata dokundu, o hayatları değiştirdi.
Volvox Grubu
Rock-Metal kariyerinin en önemli işlerinden biri, Bursa’nın çılgın kızları Şebnem Ferah ve Ebru Eroğlu ile birlikte VOLVOX isimli, sadece kadınlardan oluşan bir metal grubu kurmasıydı.

Orada çok durmadı, 2 sene sonra kendi solo müzik kariyerine başladı ve ilk albümü Kime Ne?‘yi 1995 yılında çıkardı.

Kendisinin en çok bilinen şarkılarından biri Aşk Herşeyi Affeder mi? bu albümdedir.

Ben ise bu bültende size Kargalar albümünden bahsedeceğim.

Kendisinin harika müzik yolculuğuna görkemli bir son veren, Türk Rock-Metal tarihinin en gri, en puslu, en sert albümlerinden biri olan Kargalar albümü.

Eğer bu müziğe az biraz ilginiz varsa ve bu albümü dinlemediyseniz, mutlaka dinleyin. Albümün ismi Kargalar, yukarıda bahsettiğim o hep mücadele ettiği müzik piyasasındaki gruplar, lobiler, şirketler ve müzisyenlere gönderme. Albümün şarkılarında ise onlara karşı söylenmiş çok sert sözler var.

Bugün seni öldürsem mi? Cesedine tükürsem mi? Kargaları gözlerinle beslesem mi? Ya da vazgeçip yalnız üzülsem mi?

Bu konuyla ilgili özellikle Şebnem Ferah’ın ve onun o dönemdeki müzik firmasının Özlem Tekin’in yolunu kestiğiyle ilgili çok ciddi dedikodular var. Aşağıda o dönemlerin büyük müzik VJ’lerinden biri olan OBEN’in bir tweetini de bırakayım:
https://twitter.com/obenBudak/status/1259040479984914434?s=20&t=bh1U-pPJFexm7CCysu36Sw
Google’a da bu konuyu sorarsanız size oldukça fazla kaynak ve dedikodu verecektir. O dönem müzik piyasası açısından oldukça karmaşık, bol savaşlı, ilginç bir dönemdi.

Biz mevzu bahis albüme dönelim, albüm en başından en sonuna şaheser de olsa, size bir kaç güzel şarkının YouTube videosunu paylaşacağım. Siz lütfen ama lütfen tüm albüme bir şans verin. 
https://www.youtube.com/watch?v=SafqU0408OM
https://www.youtube.com/watch?v=galHm5s0K9I

Bir Alıntı

Kişinin hayatını harap eden şey dayak yemesi değil, dayak yediğinde vazgeçmesi oluyor çoğu zaman.

Borsanın İzinden Tarafındaki Gelişmeler

Geçen hafta tüm haftayı kapsayan bir tatile çıktık ve ailecek Sapanca’ya gittik. Orada tatildeyken Blog ile, Borsa ile, Twitter ile, içerik üretmek ile ilgilenmek çok zor oldu. Aklımın Akışı bültenini de geçen hafta gönderemedim. 

Döner dönmez eksikleri kapatmak için güzel bir yazı yazdım BLOG’a, üstelik tam da şu an yaşanmakta olan rallinin amatör traderlara zararlarıyla ilgili.

Eğer Trading işine yeni başlamışsan veya çok tecrübeli değilsen, kandırılmaya da ister istemez müsait oluyorsun. Seni kandıranlar da aslında avı avcıya götürmekte usta kişiler. Onlara karşı uyanık olmak daha çok tecrübeden ve daha çok bilgiden geçer.

Bunlar sende yoksa, daha çok tecrübeli ve daha çok bilgili güvenilir kişilere kulak vermen gerekir. İşte onlardan biri benim, bana kulak verin ve şu aşağıda yazdığım yazıyı okuyun:

Yeni Traderlar, Sizi Kesimhaneye Götürüyorlar!
Bülten bitti. Sonraki hafta görüşmek üzere.
Print Friendly, PDF & Email
Yazılarımı Aşağıdaki Butonları Kullanarak Arkadaşlarınızla Paylaşabilirsiniz:

Yazar: Borsanın İzinden

Diğer Yazıları

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir